Suyu Emmeyen Şeyler Nelerdir?
Kayseri’de, sabahları her zaman serin olur. Çarşıya inerken ellerimde defterim, kafamda sayfalarca düşünceyle doluyken, hayatın bana anlatmaya çalıştığı şeyleri anlamaya çalışıyorum. İnsan bazen su gibi, bazen taş gibi, bazen de donmuş bir şey gibi oluyor. Ancak bu yazıda bana sorarsanız, suyu emmeyen şeyleri anlatacağım. Ve evet, bu konuda duygularım çok karışık. Hayal kırıklıklarım var, umutlarım da… Bazen en derin duygular bile bir kayış gibi kırılabiliyor. Ama hala bunun içinde bir güzellik bulmaya çalışıyorum.
Kaybolan Zamanın Arasında
Bazen gözlerimi kapatıp kaybolduğum zamanı düşünürüm. Mesela geçen kış… Yağmur, caddede hızla ilerlerken, öylesine kaybolmuş bir şekilde yürüyordum. Adımlarımın sesi hiç gelmiyordu, çünkü her şey suya batmış gibiydi. İşte o anlarda, bazen suyun içindeki bir taş gibi oluyorum. Diğer her şey sanki suyu emiyor, fakat ben, bir taş gibi duruyorum. Yağmurun içinde nemi hissetmiyorum, sadece soğuk bir taş gibi. İnsan suyu emecek, duygularını hissedecek diye düşünüyorum; fakat bazen çok yoruluyoruz. Bazen duygularımızın içine, hüzünlerin, yalnızlıkların katıldığı bir gövde gibi kayboluyoruz. Ama o taş, ya da başka bir şey gibi, bir şekilde her şeyi emmeden kalıyor.
Bir gün, evde yalnızdım. Birçok konuda kaybolmuşken, gün batarken mutfakta biraz dondurulmuş yemeklerim vardı. O an bir şey fark ettim: Dondurulmuş yemekler suyu emmezdi. Suyu tutan ve kendini asla kaybetmeyen o yemekler gibi hissettim. Tıpkı bir taş gibi, her şeyin içinde var olmaya çalışırken, aslında kendini koruyan ve suyu asla içine alan bir şey gibiydim. Bir duygunun içinde sıkışıp kalmış, ama aynı zamanda o duyguyu kendi içimde tutan bir yapıya bürünmüştüm. Kendi duygularım gibi…
Suyu Emmeyen Şeyler: Taşlar, Plastik ve İnsanlar
Suyu emmeyen şeyler… Gerçekten düşündüğümde ne kadar da tuhaf bir kavram. Plastiğin suyu emmemesi gibi… Şu hayatta birçoğumuz plastik gibi hissediyoruz, değil mi? Sadece dışarıdan bakıldığında pürüzsüz, sağlam, kırılmayan ama içi boş… Bazen birinin sözüyle kırılıyoruz. Ya da başkalarının bakışlarıyla. Ama dışarıdan bakıldığında hiçbir şeyin etkisi yokmuş gibi duruyoruz. Plastik, her şekilde dışarıdan sağlam gözükür. Ama aslında duygusal anlamda boşluktan başka bir şey de değil. İnsan bazen plastik gibi olur, dışarıdan görünüşü sağlam, fakat içerisi kırılgan. Hatta bir çocuğun elinden düşüp dağıldığında, sadece parçalarına bakıp her şeyi görmeye çalışırsınız. Çöpe atar, devam edersiniz. Oysa içi boş bir plastik, sadece dışındaki şekliyle var olur. İnsanın içine girmesi gerekmiyor, bir şekilde suyu da emmeden, zamanın içinden geçiyor.
Suyu Emeyen Bir El: Hayal Kırıklığı ve Savaş
Bir zamanlar bir arkadaşım vardı. Beni ne zaman gerçekten ihtiyacım olsa, hep ellerini uzatırdı. Ama hep, gerçekten hiç suyu emmeden durduğu bir noktada hissettim onu. Anlayışsızdı, belki de sadece susmuştu. Bir yere, derin bir kuyuya düşüp, kendini içinde kaybetmişti. Ama o el bir zamanlar bana sımsıkı uzanmıştı. Şimdi ise bir deniz gibi, duygularından arınmış ama şekilsiz bir yere dönüşmüştü. Suyu emmeyen bir el gibiydi. Aslında ben orada, o ellerin içinde ne kadar kırıldığımı ve ne kadar yalnız olduğumu fark ettim. Ama onu da emememiştim. Tıpkı taş gibi, ben de bir zamanlar o elin suyu emmesini beklerken, aslında benden uzaklaştığını düşündüm. Sadece kaybolmuş bir geçmişin içinde yaşamaya devam ettik.
Gecenin Suyunu Emmeyen Ses
Bir gece Kayseri’de yürürken, dondurucu soğuklar içinde, geceyi düşündüm. Ay, o kadar uzaktı ki. Ama sokakta, her şey suyun içinde kaybolmuştu. Belki de duygular suyu emseydi, insanlar birbirini daha iyi anlayabilirdi. Ama duyguların ne zaman içi doluyor, ne zaman dışarı taşabiliyor, bunu hiç kimse çözemiyor. Bazen bir sesin içinde kayboluruz; duygularımızı birine açarız, ama aslında o da suyu emmeyen bir ses gibi kalır. Duygularımız birbirimize ulaşmaz. Kimi zaman biz sadece kendimize konuşuyoruz, başkalarına ise sesimizi ulaştırmak imkansız hale geliyor. Bazen bu sessizlik bir duvar gibi olur. Birinin suskunluğu seni yorar, ruhunun suyu ememediği bir noktada kalırsın. Ve ne kadar çabalar, ne kadar anlatmaya çalışırsan çalış, seslerin kaybolur.
Geriye Sadece Suyu Emeyen Hatıralar Kalır
Geriye sadece suyu emmeyen hatıralar kalır. Kayseri’nin o eski taş sokaklarında yürürken, geçmişin nereye gittiğini bilmeden, her şeyi bir şekilde sarmalayarak geçiyorum. Kimi zaman bu sokaklarda kaybolan zamanları bir daha bulamayacağımı hissediyorum. Ama yine de yürüyüp gitmek gerekiyor. Bazen insan kendini, içindeki suyu emmeyecek kadar susuz, ama aynı zamanda susamış hissediyor. Ama bu hayat nehrinde bir şekilde devam ediyorsun. Çünkü bir şeyleri anlamak için bazen suyu emeyen şeylere ihtiyacın oluyor. Bunu kabul ettiğinde, belki de duygular bir şekilde sana gelir.
Suyu emmeyen şeylerin varlığı, hayatımızda bir nevi hatırlatıcı gibi. Her şeyin içinde bir şeyler kayboluyor, ama bazı şeyler – taşlar gibi, plastikler gibi – varlıklarını sürdürüyorlar. Bu, duygusal bir boşluk yaratıyor ama aynı zamanda seni sürekli olarak ilerlemeye zorluyor. Herkes bir noktada kırılır ve suyu emmeyecek kadar kırılmaz olur. Ama bu kırılmanın içinde bir şeyler bulmak gerekiyor, çünkü suyu emeyen bir şey, bir yerden sonra sadece geçmişin hüzünlü hatırasına dönüşür.